“SUCU TİREN BABA”
Fikret OTYAM
      “Ulu Cami”nin önündeki gür gür akan tarihi şadırvandan doldururdu iki teneke suyunu. Sonra askıya takar tenekelerini yallah edip düşerdi yollara. Bu, iki buçuk kuruş demekti!.

      Biz çocuklar çok severdik “Sucu Tiren Baba” yı. Yalvarırdık tren gibi ötmesi için ve biz çocuklar treni sinemadan bilirdik, treni görmek ya da ona binmek için Aksaray’dan kamyona binip, bir saat yolculuktan sonra Bor’a ulaşmak gerekti ki hiçbir çocuğa nasip olmamıştı bu. Sucu Tiren Baba gül hatırımızı kırmaz elini kulağına atar başlardı tren gibi ötmeye.. Uzun uzun öterdi, öterdi, taaa çarşıdan bile duyulurmuş babam söylerdi, tembihlerdi; “Yormayın adamcağızı..” Sonlara doğru gözleri dolardı bir seferinde o mintanla karışık ceketinin yakasına silerken renkli bez ucunda sarkan, parlak bir şey gördüm, neydi ki? Başı poşuluydu, göğsüne inen kırlaşmış sakalı, ona uygun bıyığı, kalın kaşları iki metreye varan boyu, yama üstüne yama yapılmış çeketle karışık mintanı ve çarığıyla Sucu Tren Baba’yı sevmeyen yoktu. Suları küplere boşaltır gerekirse bir sefer daha yapar ev kadınlarının duasını alırdı, kimisinde de bir tabak yemek.

      Bir dergi gördüm gazete satıcısında, “Çınaraltı”. Yaşadığımız yerde tipik kişiler varsa bunları yazınız hatta fotoğraflı olursa seviniriz yazılarını bekliyoruz yollu bir çağrı, sevindim, altmış dört yıl öncesini anımsayınca hala sevinirim!.

      Kurtuluş Savaşı Yunan Cephesi, Türk askerleri sıkışık zor bir durumda ölesiye direniyorlar, gözleri yardım getirecek trende ama yok o yardım treni, umutlar giderek azalıyor vardı ardına şehitler şehitler! İriyarı bir nefer kumandana selama durur, anlatır derdini kumandandan bir çare umuduyla “Peki” der.. Ve o iri yarı asker elini çenesine atar başlar tren gibi ötmeye, çeker de çeker yanık yanık! Yunan hattında bir telaş, istihbarat doğrudur, Türklere yardım geliyor hemen geri çekilmeye başlar ve cephemizde müthiş bir rahatlama.. Yunan ordusu kaçmaktadır.. Ve tren gibi öten askere zamanla bir madalya takılır “İstiklal Madalyası”.

      Savaş sona ermiştir ve “İstiklal Madalya”lı asker de döner memleketine tarlasına tapanına, ne ki yokluğunda ağlar kapmış toprağını /evini/barkını üleşmişler kodunsa bul! Ne ettiysek nafile, alır iki teneke ve bir askı artık Aksaray vilayetinde sucudur adı da “Sucu Tren Baba” ve Aksaray vilayeti 1933’te siyasal nedenlerle artık Niğde’ye bağlı bir kazadır!

      Atmış dört yıl önce, o çok ünlü sanat/edebiyat dergisi Çınaraltı’da ilk imzalı ve fotoğraflı yazım çıktı, sevinçten dellenmem uzun sürmedi İstanbul’da eczacılık okuyan ve şiirleri hoş tutulan ağabeyim Nusret Kemal Otyam’dan kızgınca yazılmış acı bir mektup işte aklımdan çıkmayan yeri..

      “O dergi sağcıdır, bir daha yazını görmeyeyim.”

      Sonra bir haber “Tutuşan Ağaç” adlı şiiri için soruşturma açılmış! Şiiri devamlı yazdığı o yılların en ünlü solcu dergide çıkmış.. On sekiz yaşındayım ne ola ki şu sağcı ve solcu? Üç dört yıl sonra yazılarım “sağcı” olmayan zamanın en ünlü ilerici dergilerinde çıkıyordu ve zamanın en ünlü yazarlarının /şairlerinin kitap kapaklarını yapıyor ve içlerini resimliyordum ve 1953 yılında üç yıllık gazeteci olarak Atatürk’ümün en yakını Falih Rıfkı Atay’ın Dünya Gazetesi’nde Yazı işleri Müdür Yardımcısı ve yazarıydım ve ne keremdir bilir misiniz, yazılarım ikinci sayfada saygı ve sevgi ile andığım Atay’ın yazısının yanında yer alıyordu..

      “AKDENİZ EDEBİYAT” Elinizde tuttuğunuz şu dergi seksen iki yaşımın mutluluğudur. Atmış dört yılın güzel bir ardılı olarak.. Yaşatmak için elden geleni yapmak boynumun borcudur, darısı diğer canlara...